Modern Dünya içinde yanılsama: Pazar
- Burak Yazıcı

- 29 Tem
- 3 dakikada okunur
Yaşamaya devam etmek bir meziyettir. Yemek yemek, su içmek, temizlenmek hepsi birer mesaidir. Onları yapmak zorunda olmamız onları değersiz, sıradan ya da âdî yapmaz. Günlük işler olmaları onlara alışmamız sonucunu doğursa da eksikliğinde, ucu ölüme varabilecek türlü hastalıklar meydana gelir.
İnsan, çevresinin belli bir oranda farkındadır. Önemsediği şeylere biraz daha fazla, önemsemediklerine belki kör denecek kadar alakasız bir düzeyde seyreder bu farkındalık. Bir kimse yıllarca çalıştığı ofisteki çöp kutusunun kahverengi mi yoksa siyah mı olduğu sorulsa bir çırpıda söyleyemeyebilir. Bu farkındalığı biraz daha derinleştirelim. Musluğa gelen suyun nasıl geldiğini, ampülümüzü aydınlatan, prizdeki elektriğin her zaman nasıl orada hazır bulnduğunu, hemen hemen her gün konteynıra atılan çöpün sonrasında ne olduğunu yani şehrin ve şehirdeki evin zorunluluklarının nasıl temin edildiğini ne kadar biliyoruz? İhtiyaçları ailesi tarafından karşılanan bir çocuğun evin nasıl temizlendiğini, akşam sofranın nasıl kurulduğunu, eve paranın nasıl geldiğini tam anlamıyla bilmediği gibi şehir insanı da suyun musluğa nasıl geldiğini, evin nasıl ısındığını bilemeyebiliyor. Özellikle, çocukluk ve ilk gençliğini köyde geçirmiş ama bir vesileyle, ki bu çoğu zaman fakirliktir, taşı toprağı altın İstanbul’a gelmiş babaların çocukları şehir hayatına alışkın şekilde büyüdüğünden, günlük ihtiyaçların temininin nasıl olduğunun farkında olmadan yaşayabiliyor.
Kömür sobası yanan bir ev düşünelim yahut bahçesinde kuyu olmasa da tulumba olan bir köy evi… Bu evde büyüyen bir çocuk ısınmak için odunun yanması gerektiğini, onu ısıtanın ateş olduğunu bilir. Şehirde, evlerde odalardaki demir parçaları (kalorifer) ısıtıyor evleri. Köyde büyüyen çocuğun sobada eli yanar, sobadan uzaklaşınca sıcaklığın düştüğünü bilir, zaten binbir ikazla kış vakti başka odalarda durmaması gerektiğini öğrenmiştir. Tulumbadan su çekerken suyun yeraltından geldiğini bilir. O suyun toprakla karışık rengini görür daha sonra temiz su gelince sevinir. Tüm bu sürece şahitlik eden çocuk doğayı ve ihtiyaçlarının nasıl karşılandığını arada perde olmadan görür. Bahçeden erik toplanır pekmezi yapılır, incir toplanır reçeli yapılır, üzüm toplanır kompostosu yapılır. Tüm bunların süreçleri hayatın kendisidir. Marketten reçel alıp yiyen ve süreci hiç bilmeyen biriyle kendisi toplayıp kendisi kaynatan arasında ölüyle diri kadar fark vardır nerdeyse. Çocukları bir bahçeye götürmek, toprağa bulamak lazımdır. Dut toplatmak, kümesten yumurta aldırmak, tarladan domates salatalık toplayıp yedirmek lazım ki meyveleri sebzeleri manav tezgahında yetişiyor sanmasınlar maazallah.
Manav tezgahını tarla, musluğun ardını dere sanan çocuğun hayatı gerçek anlamda anlayabileceği kanaatinde değilim. Çocuk diyorum ama yaş ile bağdaşık sanılmasın. Çevresinde olup bitene kulak kabartmayan, neyin nasıl döndüğünü merak dahi etmeyen herkesi kast ediyorum. Yemek nasıl pişmiş de gelmiş, tuvalet kağıdı nasıl hiç bitmiyor, ev kirası nasıl ödeniyor, arabanın arızası nasıl tamir oldu gibi hayatın gündelik ve gerçek sorunlarının ve eksiklerinin nasıl temin edildiğini bilmek hayatı ve kulluğu da anlamak için bir kapıdır.
Teknoloji sayesinde su kaynaklarından evlerimize su pompalanıyor, üretilen elektrik evlerimize taşınıyor ve bu dev organize sistem biz görmeden, bizim konforumuz için bize sunuluyor. Hayatla aramıza bir perde. Dereye inmek, su getirmek, derede çamaşır yıkamak, çeşme başı beklemek, mum- meşale yakmak yok artık. Hepsi büyük nimet büyük kolaylık ancak ağır perdeler.
Gündelik hayatın ihtiyaçları, ‘alış-veriş’i zorunlu kılıyor. Marangoz, marul almak için çiftçiye muhtaç. Bu muhtâciyetten de ticaret doğuyor. Kilolarla un, litrelerle yağ alınan devirler de pek tabiî eskide kaldı, artık o akşamlık kullanacağınız kadarını uygulamadan söyleyiveriyorsunuz kurye size yarım saat içerisinde getiriyor. Alacağınız elbiseyi de uygulamadan sipariş ederseniz ertesi gün kapınıza kadar getiriyorlar elbisenizi. Karşı sokakta satılan telefon kılıfını Çin’den sipariş etmek garip gelmiyor artık kimseye. Kurye çağında perdenin ardından bir ses duyuluyor, gerçek ticaretin sesi: Pazar
Bir semtin ihtiyaçlarını, o semte gidip tezgah açarak bölge insanına temin etmek ve bundan gelir elde etmek bu kurye çağına zıt gibi görünüyor. Pazarcı, haftanın birkaç günü çeşitli semtlere giderek mahalleliye, insanların satın alacağını tahmin ettiği, bu sebeple parasının belli bir kısmıyla satın aldığı ürünleri satıyor. Çarşamba pazarını adımlarken Aklıma Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi’sindeki çerçi geldi. Arabasını göçebe obaya sürer, oradaki kadınlara kap kaçak satardı. Çarşamba pazarı da diğer pazarlar gibi mahallelinin (yani obanın yerleşik hali) ihtiyaçları için arabasını oraya getirip tezgah açan pazarcıların kurduğu bir pazardır. 300 yılı aşkındır varolan, Fatih’te kurulan çarşamba pazarı, Türkiye’nin en büyük semt pazarıdır.
Pazar bir farkındalık örneğidir. Telefondan sipariş edilen domatesle pazardan alınanı kıyas edelim. Pazarcı, o domatesi ekeni tanıyor belki de. Çiftçiyle bağı var pazarcının. Çiftçi eker biçer, toplar ve ürün hale gelir. Arada aracı olsa da bu süreç perdeli işlemez. Pazarcı o ürünün toprakla bağını bilir. Kapıya gelen kuryenin domatesle ilişkisi ile arasındaki fark açıktır. Kurye için domates bir şey ifade etmez, ‘paket’tir onun için. Marketteki meyve sebze ile pazardaki bir değildir. Mevsimi vardır her şeyin ancak sûnî olarak üretilen meyve sebzeler yüzünden hangi meyve hangi mevsimde çıkar unuttuk. Domates artık dört mevsim… Bu da perdelerden bir perdedir. Hayatı görmeyi engelleyen konfor perdesi.
Musluğun su ile bağı kuryenin de domates ile bağının arkası bilinirse ne âlâ, yoksa perdelerle dolu olur gözümüzün önü. Bu da insanın hayatını, aklını, meselelere bakışını etkiler. Teknoloji ne güzel, ah bir de perdeler olmasa!



Yorumlar